Motosiklet kazaları üzerine

31 Ağustos sabahı motosiklet sevenlerin tanıdığı (bir çoğunun muhtemelen takip ettiği) Barkın Bayoğlu (Altın Elbiseli Adam) motosiklet kazası geçirmiş. Öncelikle geçmiş olsun. Konu ile ilgili kendi paylaştığı videoya https://www.youtube.com/watch?v=xofqykB38M0 linkinden ulaşabilirsiniz.

Baştan söyleyeyim ne AEA kadar ne de bu yazıyı okuyan motosikletçiler kadar motosiklet tecrübem yok. Fakat aldığım giriş seviyesi eğitim ve okuduğum kitaplardan öğrendiğim çokça teorik bilgi var. Yaklaşık 20000 km’lik motosiklet tecrübem sırasında kaza yapmamış olmamın ise en büyük sebebi aldığım bu giriş seviyesi eğitim ve okuduğum kitaplardan öğrendiğim teorik bilgidir. Ve hala bunların üzerine koymak için çabalıyorum.

Kendimi anlatmayacağım uzun uzadıya bu kaza üzerine bir kaç kelam etmek istiyorum. Amacım Barkın’a veya bir başkasına oh olmuş, iyi ki olmuş demek değil. Kimse kaza yapmasın, kimsenin burnu kanamasın. Trafikte otomobil, motosiklet ve bisiklet süren bir insan olarak söylüyorum bunu. Fakat yıllardır çeşitli ortamlarda dile getirdiğim ve çokça eleştirildiğim bir kaç konu var.

Birincisi motosiklet sürücülerinin özellikle yoğun trafik olmayan uzun yol diye tabir ettiğimiz trafiğin nispeten az olduğu yollarda aşırı süratli gidiyor olması. Eğer yüz kilometrelik bir yolu daha hızlı almak istiyorsanız yapmanız gerken şey tmf den bir lisans çıkartıp çeşitli yarışlara katılmanız. Yasal olarak trafikte zaten aşırı/kanun dışı hız yapılmaz bunun üstüne söz de söylenmez ama motosiklet tükettiğin her kilometreden zevk alma aracıdır zaten. Bu yüzden benim gibi düşünen insanlar enduro/turing motosikletleri kullanır, bu yüzden maddi imkanları doğrultusunda sürekli eğitim almaya çabalar. Amaç az biliyoruz değil, bildiklerimizi uzman gözetiminde pekiştirmek, yeni teknikler öğrenmek, yol yaparken daha fazla zevk almak ve en önemlisi hayatta kalmak. Bu yüzden yeni ehliyet sisteminde ki silindir hacmine göre ehliyetlendirmenin yeterli olmayan güzel bir gelişme olduğunu düşünüyorum. Bununla bilrikte supersport denen ve asıl amacı piste çıkmak olan motosikletlerin trafiğe çıkışının yasaklanması gerekiyor. Bir f1 aracının veya wrc aracının trafiğe çıkamadığı bir ortamda safkan yarış motorları nasıl trafiğe çıkabiliyor aklım almıyor. Gerçi köprü açılışlarında piyasada satılan bir motorlar 400 km hız yaptırıp sonra sembolik ceza kesen devlet bu görüşü benimsemez ama ben su taşıyan karınca olmak zorundayım.

Gelelim ikinci konuya. İlk eğitimimi aldığım zaman hocamın söylediği bir şey vardı. Kıyafet testlerine takılma hepsi 50-60 km/h hızlara göre yapılıyor hiç bir kıyafet seni aşırı hızla yaptığın kazada %100 korumayacak bu yüzden kıyafete güvenme. Ama Barkın video izleyeceğini üzere yine  (genelde yaptığı gibi) kıyafetler olmasa daha kötü olurduk demiş. Sonuna kadar katılıyorum, kıyafet çok önemlidir ve korumasız motosiklete binilmez. Ama ben Barkın’a onun söylediğine denk gelmediğim bir şeyi söylemek istiyorum; motosikletle o kadar hız yapılmaz hele ki grup sürüşlerinde o kadar süratli, kuralsız şerit değiştirmeler vs. Fakat AEA bir çok videosunda bu kurala pek önem vermeyen biri o yüzden bir çok “aklı başında” motosikletçi tarafından eleştirilir. Kıyafet önemlidir ve Barkın’ın hayatını kurtarmıştır evet ama o ekip o kadar hız yapmıyor olsaydı muhtemelen böyle bir kaza yaşanmayacaktı bunu akıldan çıkartmamak gerekiyor.

Toparlamak gerekirse, motosikletle geçtiğiniz her bir kilometreyi yaşamıyorsanız (hızdan bashetmiyorum) motosikletin sürekli eğitim, geliştirme, sabır, dikkat üzerine kurulmuş bir hobi olduğunu idrak edemeyen/kabul etmeyen arkadaşlar lütfen motosiklet kullanmasın. Herkesin yaptığı veya yapmaya çalıştığı iyi/doğru bir şeyler vardır herkes herşeyi yapacak diye bir kural yok.

Geçmişte çok sık grup sürüşlerine katılırken artık çadırımı çantama atıp tek başıma, eşimle, abimle tek motor veya en fazla 2-3 motor sürüşlere çıkıyor olmamın en büyük sebebi grup sürüşlerinin ülkemizde kurallarına uygun yapılmıyor oluşu.

Lütfen hiç bir araç üzerinde (bisiklette dahil) aşırı hız yapmayın. İnsan yapımı aletlere/kıyafetlere güvenip güvenli sürüş ekseninden çıkmayın.

Son olarak motosiklete gönül vermiş bir şeyler yapmak isteyen arkadaşlara takip etmelerini tavsiye edeceğim grup/kişileri paylaşmak istiyorum.

https://www.facebook.com/ruzgarinizinde
https://www.facebook.com/basbaybodrum
https://www.facebook.com/GurkanGENCpedallaR/
https://www.facebook.com/marco.balabanlopez
www.rideturkey.com  (600cc+ enduro sürücüleri kayıt olabilir)

Ve lütfen motosiklete biniyorsanız ROSPA ve IAM sertifikasyonlarını araştırın, eğitimlerini almak için kendinize imkanlar yaratmaya çalışın.

 

 

 

Motosiklet kategorisine gönderildi | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Stargate SG-1 Bölüm 1

Hayatım boyunca tüm sezonlarını izleyip bitirdiğim tek dizidir Stargate SG-1. Çok eski bir dizi olabilir, fakat ben yeni bitirdim ve bu konuda bir kaç kelam etmek istiyorum. Benim gibi sinema aşığı olmayan birini bile yapımcısından yönetmenine kadar bilgi sahibi olmayı teşvik eden bir dizi olduğu için tek yazı ile bitirmeyeceğim. O yüzden yazının başlığı “Bölüm 1” olarak seçtim.

İlk olarak iddia ediyorum ki SG-1 kadar güzel bir bilim kurgu dizisi daha izlemedim henüz (tavsiye ve önerilere açığım). Günümüz bilimsel bilgi birikimi ile tekrar çekilse nasıl olurdu merak etmemek elde değil.

Kısaca uzay ve dünya ilişkisini konu alan bilim kurgu yapımı Stargate. İlk olarak 1994 yapımı Stargate filmi ile başlayan bir furya. Daha sonra 1997 yılında Stargate SG-1 isimli bir dizi ile devam ediyor ki, dizi direk olarak filmin devamını konu alıyor.

Rakamsal bilgilerle başlamak gerekirse, 10 sezon 213 bölümden oluşan bir dizi Stargate. Imdb puanı 8.4. Ortalama bölüm süresi 45 dakika.

Gelelim filmin/dizinin konusuna. Gizada bulunan gizemli bir daire (stargate) üzerinde yapılan araştırmalar sonucu büyük bir keşif yaşanır. Stargate diğer gezegenlere açılan bir kapıdır. Ve bu kapı aracılığı ile dış dünyalara macera ve gizem dolu seyahatler gerçekleşir. İşte SG-1 Stargate Command adı verilen Stargate projesinin yönetildiği birimde ki dünya dışı seyahatleri yapan ilk ekip ve biz dizi boyunca bu ekip ekseninde yaşanan olaylara tanıklık ediyoruz.

Ekip dizinin başında Albay Jack O’neill, Yüzbaşı/Dr. Samantha Carter ve Dr. Daniel Jackson’dan oluşmakta. İlerleyen bölümlerde dış dünyadan Jaffa ırkına mensup Teal’c ekibe katılıyor.

213 bölümün tamamını anlatmayacağım. Fakat bazı konuların üzerinde duracağım. Özellikle dış dünyaya yapılan seyahatlerde 3 durum söz konusu:

  • Kazanılan düşmanlar
  • Kazanılan müttefikler
  • Tarafsız ilişkiler

Ekibimizin en büyük düşmanı ise Goa’uld adı verilen asalak bir ırk. İnsan bedenine ense kökünden yerleşip sinir sistemi ve bağışıklık sistemini ele geçirerek vücudu yönetmeye başlıyor. Kendilerini insanlara tanrı olarak lanse ediyorlar ve tam anlamıyla buldukları teknolojileri çalarak kendilerini geliştiriyorlar.

Teal’c’ın da mensup olduğu Jaffa ırkı ise aslında insan olan fakat Goa’uld lavralarının yetişkinliğe kadar mide kesesinde yaşadığı ırk. Goa’uld konukçu olduğu bedene inanılmaz uzun ömür ve sağlık getiriyor. Aynı şey Jaffalar içinde geçerli. Teal’c goa’uld’un tanrı olmadığını düşündüğü için bir bölümde SG-1 ile yolları kesişiyor ve onlara yardım ederek aralarına katılıyor. Dizinin büyük bir bölümü (yaklaşık 8.5 sezon son 1.5 sezonda işler biraz değişiyor) goa’uld ile yaşanan çatışma ve savaşı işliyor.

Goa’uld’un gelişmiş teknolojisinin karşısında dünyanın (Tauri sg dilinde) yanında yer alan müttefikler ise şunlar;

  • Tok-Ra
  • Asgard
  • Nox
  • Diğer insan yaşamının olduğu gezegenler (bazıları dünyadan daha gelişmiş, bazıları aynı seviyede , bazıları hala orta çağ yaşamakta)

Birde eskiler diye geçen (Ancients) Stargate sistemini kurgulayan ve bildiğimiz kadarı ile evrenin sırlarına sahip olmuş ve en gelişmiş teknolojileri geliştiren ırk var. Kendileri aslında ilk insan ırkı olmakla birlikte bir ara varoluşun farklı bir boyutuna geçerek yükseliyorlar. Fiziksel bedenlerini terk edip başka bir boyutta yaşamaya devam ediyorlar vs.

10 sezon boyunca Albay Jack Oneaill ve ekibi çeşitli gezegenlere giderek yeni teknolojiler, yeni müttefikler ve goa’uld’a karşı silahlar aramaya çalışıyorlar. Defalarca dünyayı yok olmaktan kurtarıyorlar filan. Klasik kahramanlık öyküleri :).

Dediğim gibi dizide bahsedilmesi gereken bir kaç konu var ve tek yazıya sığması imkansız. Bu yüzden genel olarak bahsetmeye çalışıyorum.

Stargate “Naquadah” isimli bir elementten yapılma. Ve özellikle goa’uld teknolojisinin temelini oluşturuyor. Çok sağlam ve inanılmaz bir enerji kaynağı olabiliyor aynı zamanda. Patladığında ise nükleer bir etkisi var.

Stargate’in çalışması temel olarak alt uzayda gezegenler arası solucan deliği oluşturarak seyahat yapılmasını sağlamak. Bunun için bir tanesi merkez nokta olmak üzere 7 işaretli adresler kullanılıyor. Çok daha büyük enerji sağlandığı taktirde 8 işaretli dış galaksilere gidilmesi mümkün olabiliyor ama temelde Stargate samanyolunda konuşlanmış ağdan oluşuyor.

Dediğim gibi biraz uzun bir analiz ve eleştiri olacak. Fakat kısaca SG-1 çeşitli müttefikleriyle birlikte Goa’uld’a karşı amansız bir savaş veriyor dizi boyunca.

Dizinin ekibine bakacak olursak;

  • Richard Dean Anderson (Mcgayver’dan tanıyoruz kendisini) Jack O’neill karakteriyle
  • Christopher Judge Teal’c rolünde
  • Michael Shanks Dr. Daniel Jackson olarak
  • Amanda Tapping ise Captain Samantha Carter rolüyle

karşımıza çıkıyor. Dizinin yapımcıları Jonathan Glassner ve Brad Wright. Richard Dean Anderson’da bir süre yapımcı olarak yer alıyor projede.

Şimdilik bu kadar bilgi yeter. Bir sonra ki yazımda SG-1 Karakterlerinden bahsedeceğim.

 

Stargate kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

2016 yılı için hedefler ve planlar

Not: Bu yazıyı sadece kendime motivasyon sağlamak için yazıyorum. Bunun dışında ulvi bir amacım yok. Fakat her harf bir bilgidir mottosuyla okuyabilirsiniz :).

2016’ın başlarında geleceğe yönelik hedeflerimi paylaşmıştım. Daha önce bir kaç kez yaptığım bu listelerde şimdiye kadar tamamlayabildiğim amatör telsizcilik belgesini almak oldu. Üç-dört yıl önce yapılmış planların içinden sadece bir tanesini yapmış olmanın tek bir sebebi var, plansızlık.

2016 ya girerken kafamda daha derli toplu, planları daha sıkı şekilde gerçekleştirmek gibi bir düşüncem vardı, yeni hedeflerimi maddeler haline getirirken geniş bir zaman dilmine yayılacak – ve belki kimisi hiç bitmeyecek veya hayatım boyu devam edecek- şekilde düşündüm, genel bir taslak olsun diye. Daha sonra anladım ki, bunları belli zaman dilimlerine göre planlamak hem daha verimli olacak hem de maddelerin azalma hızında bir artış olacak. Bu yüzden ilk olarak 2016 yılı içinde tamamlamak istediğim/üzerinde uğraştığım hedeflerimi belirledim:

2016 yılı içinde tamamlamak istediğim maddeler şu şekilde;

  • Haftada bir, bir kitap bitirme
  • Kendi projeme daha fazla vakit ayıracağım
  • Kampçılıkla ilgli planlarım

Bu üç madde 2016 yılı içerisinde hayatıma entegrasyonunu tamamlayacak ve bir standart haline gelecek. Bunları yaparken motive olmamı ve aksatmadan bu süreci devam ettirmemi sağlayacak bir kaç yöntem kullanacağım.

Bunların ilki pomodoro tekniği. Kısaca 25dk lık çalışma periyotları ve ardınan gelen 5dk lık dinlenme molaları ile oluşan pomodoro döngüsü ve bir kaç pomodoro döngüsünden sonra 15-20 dklık uzun molalar. Özellikle akşamları kendi projeme vakit ayırdığım dönemlerde en az 3 pomodoro döngüsü kadar çalışmayı planlıyorum. Aynı tekniği kitap okurken de kullanmak gibi bir niyetim var.

İkinci kullanacağım teknik ise Barış Özcan‘ın Zinciri Kırma videosu ile öğrendiğim zincir methodu. Oluşturacağım zincirleri kırmamak için çaba sarfederek motivasyonumu koruyacağımı düşünüyorum.

Üçüncü ve son yöntem ise yaptığım her aktivite ile ilgili olarak bir kaç satırda olsa haftalık blog yazmak olacak. Böylelikle hem haftalık olarak neler yaptığımı görebileceğim hem de hedeflerin ilerleyişi hakkında bir z-raporum olacak.

 

 

 

2016 Planlar kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 3 Yorum

ara.sanalraf.net bir hayalin ilk ürünü

İlk defa php ile tanıştığım yıllarda (lise yıllarıma tekabül eder) bu dili nasıl öğrenirim sorusuna yanıt olarak “kendime bir proje seçeyim” cevabını vermiştim. Motivasyonun önemli olacağını bildiğim için sevdiğim bir şey hakkında proje yaparsam daha motive olurum diye düşünüyordum. Yanlış düşündüğümü şimdi hatırlıyorum.

Liseden mezun olalı tamı tamına 10 yıl oldu. Eğer on yıl önce şimdiki kadar bilinçli olsaydım sanırım her gün 1 saat kod yazarak -teknik açıdan değil- güzel bir portal oluşturmuş olurdum sanırım. Fakat hiç bir şey için hiç bir zaman geç değildir değil mi?

Konuyu dağıtmayayım, ilk php projemi bir kitap sitesi olarak yapmak istiyordum. Mevcutllardan farklı – dönemin ve günümüzün- bir site. Daha doğrusu ciddi bir kitap bilgi bankası. Sanırım hep büyük düşünmekten, o zamanlar girişimcilik nedir bilmemekten hep erteledim durdum. Şimdilerde ise bir yerlerden başlayayım en azından günde 15-20 dk ayırayım diyerekten kolları sıvadım. En azından başlangıç noktam için bir çıktı oluşturabileceğimi düşünüyordum, öyle de oldu.

Sanalraf.net domainini register edeli 6 yıl kadar olmuş. en uzun tuttuğum domain sanırım bu oldu. Projeye başlangıç noktası olacak şey ise http://ara.sanalraf.net subdomaininde çalışan servis. Basitçe bir kitabı aratıyorsunuz ve size çeşitli internet sitelerinde ki fiyatlarını çıkartıyor. Şimdilik sadece kitap adı, yazar, site ve fiyat bilgisi mevcut. Mümkün olduğunca hergün bir şeyler eklemeye çalışacağım. Nihayi hedefim ise yıllar önce kurduğum sisteme ulaşmak. Ciddi bir süreç kolay olmayacak ve zaten 10 yıl kadar kaybettim :).

Proje için küçük bir yol haritamda mevcut. Küçük diyorum hızlıca yapabileceğim şekilde 3-4 özelliği kapsayan yol haritaları ile gitmeyi düşünüyorum. Mart ayı sonunda tamamlamış olmayı planladığım ilk yol haritam ise şu şekilde olacak;

  • Kategoriler eklenecek, mevcut kitaplar yavaş yavaş bu kategorilere dahil edilecek
  • Üyelik sistemi gelecek
    • Yeni eklenen kitaplar isteğe bağlı olarak bildirilecek
    • Kitap bilgi düzeltme yapılabilecek
  • Yazar sayfası gelecek bu sayede bir yazara ait çeşitli kitapları tek bir ekranda görstermek istiyorum
  • Aynı şekilde kitap sayfası da gelecek, böylece kitap sayfasında o kitaba ait tüm fiyat bilgileri görünecek. (Ayrıca gelecekteki planlarım içinde bu sayfa önemli olacak)
  • Kitap tekilleştirmesi yapacağız, şimdilik her bir satıcı için tekrar eden veriler kullanılmakta (gelecekte de bu böyle olacak), fakat bazı kitap bilgilerini tekilleştireceğim

Umarım hayal ettiğim noktaya getirebilirim. Bol okumalı günler diliyorum.

Kitap kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Yeni Dünya vs Geleneksel Dünya

Sanırım bilim dünyasının sanayi devriminden sonra yaptığı en büyük icat internet ve bilişim devrimi -aslında son zamanlarda veri devrimi diye adlanırılmaya başlandı-. Bir şeyin devrim olarak nitelendirmesi için çok ciddi değişimlere ön ayak olması gerekir diye düşünüyorum. İnternet veya bilişim devrimi de tam olarak bunu yaptı, yapmaya da devam ediyor.

Gelelim internetin ne yaptığına. Herkesin bildiği gibi mesafleri kaldırdı gibi terimlerden bahsetmeyeceğim. Benim çocukluğumda ki – internet vardı tabi dünyada ama bir devrim olmaktan uzaktı sanıyorum – dönemi ve daha geçmişi ele alırsak internetin ne getirdiğini daha net görebileceğiz. Bu arada internet gerçekten mesafeleri kaldırdı :).

Toplumların bilinçlenme ve gelişme eğrisi bana göre araştırma, öğrenme ve bilginin paylaşımı ile birlikte geliyor. Fransız ihtilalinin temeli yine öğrenmeye ve bilgi paylaşımına dayanıyordu. Ki bu noktada şunuda belirtmek istiyorum internetten önce bu tarz bir toplumsal ivmeyi matbaa ile başlatabildik.

Özellikle gençlerin aileleri ile internet konusunda yaşadığı tartışmalar daha doğrusu geleneksel yöntemlerle yeni nesilin çatışma cephesi tam da burada açılmış oluyor. Yeni nesil (z,y kuşağı vs) kendisine dayatılanı değil, kendi istediğini öğrenmek ve doğru yolu bulmak istiyor. İnternet ve gelişen bilişim teknolojileri de tam olarak bu imkanı veriyor. Geçmişte olduğu gibi “haberleri bir gün sonradan” öğrenmek gibi bir şey yok. Hatta sosyal medyanın – yeni nesil medya- gelişimiyle birlikte artık geleneksel medyanın dayattığı haberler yetersiz kalıyor.

Bu kadar hızlı bilgi paylaşımının olduğu – bir çoğu çöp olsa bile – bir ortamı anlamak tabiki zor. Özellikle korumacı iç güdüsü ile hareket eden anne ve babaların bu noktayı çözmesi biraz zaman almakta. Korumacılığın temeli ise interneti ve teknolojiyi tam olarak anlayamamktan geliyor. Tam olarak bilmediğimiz şeylere karşı temkinli yaklaşmak sanırım savunmacı iç güdülerimiz ile alakalı.

Son yıllarda giderek artan – en azından çevremde- televizyonsuz hayat mottosu da bu bağlamda değerlendirilebilecek bir şey. Çünkü insanlar kendilerine sunulanı değil, kendi seçtiklerini yapmak istiyor. Tabi ki işin sonunda birileri bir şeyler sunuyor ve biz yine bu sunulanları alıyoruz bir farkla; milyonlarca farklı seçenek içinden seçiyoruz. Günün belli saatlerinde top tv kanallarının yaptığı tek format dayatması yok bu dünyada. İsteyen gazetesini okuyor, haberini takp ediyor isteyen akşam yapacağı yemek tarifini araştırıyor.

Çocukluğunuzda sıkıldığınız zaman yapabileceğiniz şeyleri düşünün. Hatta bunları listeleyin. Aynı listeyi birde günümüz şartları için yapın. Düşünsenize önünüzde koca 2 saat var ve tv kanallarında sevmediğiniz şeyler, kitaplığa gidip baktığınızda hepsi okunmuş kitaplar var. Peki ya şimdi? Sevdiğim yazarın kitaplarını bulmak için kırtasiye kırtasiye gezdiğimi hatırlıyorum. İnternet ve bilgi devriminin geldiği nokta bu kadar basit aslında. Olayı basite indirirken “tek tıkla kapınızda” sığlığından bahsetmiyorum. Ne yapmak istiyorsanız, istediğiniz vakitte yapabiliyor olmanın basitliğini anlatmaya çalışıyorum.

İnternet ve bilgi devrimi giderek büyüyor, iot cihazlardan, taşınabilir teknolojilere kadar her alanda bu devrimin ürünlerini ve yansımalarını görüyoruz. Olay sadece televizyonsuz yaşamak değil. Ne istediğini bilen insanların elinde istediği şeylere ulaşmalarını sağlayan bir devrim var. Olay bundan ibaret.

Genel, Hayat kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Şekersiz yaşam

1972 yılında John Yudkin isimli bir vatandaş ilginç bir kitap çıkartır, “Pure, White and Deadly“. Kitabında söyledikleri yüzünden dönemin gıda şirketleri ile sıkıntılar yaşamaya başlar. Yudkin’in kitabında sunduğu görüşleri tam 41 yıl sonra 2013 yılında British Medical Journal‘da işlenmeye başlar[1]. Yudkin’in kitaba ismini verdiği slogan vari söylemi kısaca “şekerin saf bir düşman” olduğunu anlatmak istemekte.

Günümüzde hala şekerin durumu tartışmalıdır. Fakat üzerinden neredeyse yarım asır geçtikten sonra artık Yudkin’in söylemlerine daha sıcak bakılmaya, şeker yavaş yavaş gerçek bir düşman ilan edilmeye başlandı. Alternatifler arasında ise son yıllarda popüler olmaya başlayan “Stevia” bitkisi. İşin garip kısmı ise Yudkin maalesef bunları göremedi. Fakat -bence- bir biliminsanının yapması gerektiği bir şeyi yaparak, çalışmalarıyla kendisinden sonraki insanlara ışık tuttuğu için görevini başarıyla tamamladı.

Eğer gerçekten şekeri neden hayatımızdan çıkartmamız gerektiğini düşünüyorsanız bu kitabı ve piyasada buna benzer bulabileceğiniz yayınları okumanızı tavsiye ederim. Ama ben yazımda şekeri* -ve hatta beyaz unu- hayatından çıkartmayı düşünenler için güzel ve lezzetli bir paylaşım yapmak niyetindeyim. Yazımın girişiylede aslında hem kendime motivasyon hem de sağlıklı beslenmek isteyenlere küçük bir ışık tutmak istedim.

Eşimle birlikte unsuz-şekersiz bir beslenme düzenini oturtmaya çalıştığımızdan beri çeşitli alternatifler üzerinde araştırmalar yapıyoruz – daha doğrusu eşim yapıyor-. Henüz tam anlamıyla becerememiş olsakta mutfağımızdan çıkan yemeklerin büyük kısmı tek bir kaynaktan geliyor; www.badeninsekeri.com.

Bade tip1 diyabet hastası olan küçük bir kız. Badenin Şekeri sayfası da öncelikle Bade için daha sonra bu tarz sağlık problemleriyle uğraşanlara yol göstermek için yola çıkmış bir blog. Sayfadan bir kaç kelimeyi çıkartırsanız, tariflerin sıradan şekerli ve unlu tarifler olduğunu düşünebilirsiniz. Pizzalardan, kurabiyelere kadar bir çok kategoride unsuz-şekersiz alternatif tarifler var. Hayatınızdan şekeri ve unu aç kalmadan çıkartmak istiyorsanız mutlaka deneyin.

 

* Şekerden kastımız “rafine edilmiş” şekerdir.
[1] http://www.bmj.com/content/346/bmj.e7800

Genel, Hayat kategorisine gönderildi | , , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Herkes X yapmasın

X’in yerine çeşitli hobileri koyarak başlığı okuyun. Mesela bisiklet veya kamp. Bu şekilde düşününce çok acımasız ve iddialı bir başlık oldu değil mi? Baştan söyleyeyim insanların herhangibir şeyi yapmalarına temelde karşı değilim ama bazı konularda (bisiklet, fotoğrafçılık, kampçılık, motosiklet vb. ) böyle düşünüyorum, böyle düşünmek için sebeplerim var.

Gerçekten herkesin bir şeyleri yapmasını istiyorsanız önce satranç, kitap gibi düşünce gelişimine katkı veren aktiviteleri ön plana çıkartmak. Dedimya sebeplerim var diye işte satranç gibi hobiler birazdan açıklayacağım bu sebepleri ortadan kaldırabilir.

Lafı çok uzatmayacağım. Her işin -hobi bile olsa- bir raconu vardır. Yaptığınız işin kendi içerisinde uzun yıllar boyu gerçekleşen deneyimler sayesinde belli başlı kuralları oluşmuştur. Bu kurallar birilerinin keyfi için değil hem güvenlik hem de verim almak amaçlı ortaya çıkmıştır. Özellikle uğraştığınız hobi toplumla iç içe olma durumuna sahipse bu kurallar çok daha önemli bir duruma geliyor.

Ev dışında bir hobi ile uğraşıyorsanız çevresel etkenler devreye giriyor. Mesela bisiklet yollarının varlığı, kalitesi gibi. Toplumun ilk düşünceside ne kadar çok bisikletli olursa o kadar çok bisiklet yolu yapılır noktasına geliyor. Bu örnekleri artırabiliriz, ne kadar çok motosikletli olursa trafikte saygı artar, ne kadar çok kampçı olursa kamp olanakları yetkililerin bu konuya duyarlılığı artar vs. İşte tam bu noktada benim tezimi ortaya koyuyor ve “herkes X yapmasın” diyorum.

Öncelikle niceliğin getirdiği niteliğin bazı konularda işe yaramadığını ve gereksiz olduğunu düşünüyorum. Örneğin bir ülkede ne kadar çok satranç oynanıyorsa o ülkenin başarılı satranç oyuncusu çıkartma ihtimalide o derece yükselir. Bu formül satranç örneğinde doğru işliyor olabilir fakat bir formül her şeyde aynı sonuçları doğurmaz.

Bu işin basit bir fiyat/performans mantığı var bence. Örneğin niceliğin artıp niteliklerinde arttığı fakat bir o kadar başarısız/kötü örneğin çıkacağı bu durumda bu başarısız örnekler ne kaybettirir? Bu soruyu cevapladığımız zaman benim tezim özellikle toplumsal alanda yapılan hobiler için güçleniyor.

Bence önemli olan mevcut kitlelerde ki niteliği arttırmak. Niceliği arttırıp niteliğin artacağını düşünmek sonuca ulaşamayan – bence saçma – bir tezden öteye gidemiyor. Doğru niteliklere sahip olmayan bir artış ciddi sorunlar doğuruyor, trafikte yaşadığımız gibi.

Yazı oldukça uzadı farkındayım. Kısa kesmeye çalışacağım. Bu düşüncemi yıllardır motosiklet sürdüğüm arkadaşlarımla paylaşırdım zaten. Fakat özellikle geçen Kasım ayında gittiğim Yedigöller kampında bu durum daha da ağırlaşmaya başladığını gördüm. Yedigöllere giden yollar asfaltlanmış, decathlon gibi bir mağaza uygun fiyatlı çadırları piyasaya sürmüş ve bingo. Niceliğin artması için her etmen uygun haydi herkes kampa gelsin. Peki sonuç. Hava kararır bir tarafta halay çekenler diğer tarafta horon vuranlar başka bir tarafta kanun tangırtanlar. Çadırlar kalktıktan sonra ki çöp yığınları vs. İşin teknik kısmına girmiyorum bile zira %30 yağış olması beklenen bir ortamda ve Kasım ayında yağmurdan korunaksız çadırlarla kalmak vs gibi durumlar ortaya çıkıyor. Sonuç adam gibi kamp yapmak, gölün kıyısına taburesini atıp kitap okumak, gece doğanın sesini duymak isteyen insanlar için kaçınılmaz bir rahatsızlık ortamı. Doğaya verilen zarar ise bundan daha kötü.

Benzer bir durumu pazar günü bisiklet sürmek için gittiğim Eymir gölünde de yaşadım. İnsanlar bilinçsiz bir şekilde bisiklet kullanıyor – kask vs değinmiyorum* – tek şerit yolu 3-5 bisikletli veya yaya yan yana kapatıyor, trafiğin akış yönünün tersine gidiyor vs. Bu durumda gerçekten sürüşe odaklanmak veya dur-kalk olayının minimum olduğu kesintisiz bir sürüş yapmak imkansız. Eymirin saat 10’dan sonra otoyoldan daha fazla arabaya sahip olduğu konusu ise başka bir yazıya kalsın.

Sonuç olarak bir şeyleri geliştireceğiz diye niteliksiz ve bilinçsiz bir şekilde yapılmasına karşıyım. Niceliğin artarak niteliği arttıran formüllerin doğru olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan nitelikli ve bilinçli kullanıcıların/hobicilerin olması.

* Trafiğe kapalı alanlarda bisiklet üzerinde kaskın çok gerekli olduğunu düşünmüyorum. Zira trafiğe açık her alanda mutlaka takılması gerekiyor, özellikle ülkemizde.

Karikatür: Büyüdüğümüzde ne kadar çok arkadaşımızın olduğu gerçek arkadaş sayısından daha önemli değildir.

Genel, Hobi Dünyası kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum