Sudo Güvenlik Açığı (1.8.0 – 1.8.3p1)

Linux sistemlerde sıklıkla kullandığımız sudo uygulamasının 1.8.0 sürümü ile 1.8.3p1 sürümleri arasındaki tüm sürümlerde güvenlik açığı bulunuyor. 1.8.3 p3 ile bu açık giderilmiş. Gördüğüm kadarı ile OpenSuse ve Centos hala güncelleme çıkartmamış. Debian daha eski bir paket kullandığı için etkilenmiyor.

Detaylar için http://www.sudo.ws/pipermail/sudo-announce/2012-January/000103.html

 

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” Atasözü nükleer konusunda da kendisini göstermiş. Greenpeace Türkiye’nin ana sayfasında yer alan habere göre %64 oranında “nükleere hayır” diyen insanlara “nükleer santrallere yakın bir yerde yaşamak ister misiniz?” sorusu sorulduğunda “hayır” cevabı %86′lık bir orana ulaşmış.

Nükleer felaketlerin etkilerinin üç beş kilometre ile kısıtlı kalmadığını en son Japonya’da meydana gelen Fukuşima kazası göstermişti. Sanıyorum insanlar ne zaman başkalarını ve dünyamızı düşünmeye başlarlar o zaman bu tarz yaklaşımları görmeyiz.

Bir Çift Ayakkabı

“Ayakkabılardan nasıl bir kitap yazılır?” Sorusunu Sunay Akın “Bir Çift Ayakkabı” kitabında cevaplamış. Genel olarak Osmanlı/Türkiye çevresinden olmakla birlikte dünyadan hikayelerle ayakkabıların öykülerini anlatmış. Hikaye dediğime bakmayın hepsi gerçek bilgiler.

Aşık Veysel’den, Çin’e uzanan ayakkabı serüvenlerini barındıran bir kitap “Bir Çift Ayakkabı”. Akıcı anlatımı ile Sunay Akın yine kendine özgü bir tarzla karşımıza çıkmış. Keyifli bir okuma süreci isteyenler için şiddetle önereceğim nitelikte. Kitapta Nazım Hikmet’ten Yılmaz Güney’e bir çok ünlü Türk’e ait bilgilerde bulunuyor.

Kısacası, tarihten günümüze kadar uzanmış ünlü ayakkabıları tanıma fırsatı buluyorsunuz kitapta. Sunay Akın, “Ayakkabı” diye geçiştirilen sıradan bir eşyanın değerini anlatıyor bize kitabında.

Koridor.. İlhan İrem

Kaç kez evinizin önünden geçtim bayram giysileriyle
Siz dans ediyordunuz, dışarısı soğuktu
Bir pencere vardı aramızda Işığı söndürüp gezmelere gittiniz.
Kaç kez çiçekler bıraktım kapınıza, yoktunuz!

Kapınızı çaldım çırılçıplak, görmediniz!
Şimdi siz, en çılgın sevişmelerin ateşli rakkasesi
Dönüyorsunuz, dönüyorsunuz etrafımda
Elleriniz varmış, ellerinizle güller sunarak
Derin bir sevda ile gözlerinizde dönüyorsunuz
Çırılçıplak teninizde, ışıklı tüller uçarak
Ben, koridorun öteki ucundayım, sizin yolunuz uzun lakin
Ben sevda rüzgarında, sizde, sessizlik hakim
Kavuşmamız şarkı şarkı olacak, yürüyün öyle çılgın, öyle sakin

GDO?!

Yıllardır, doğa kendi haliyle mükemmeldir, insan bir şeylerin genetiğini değiştirerek onu daha güzelleştirmez aksine doğal yaşamı ve doğal tüm süreçleri bozar diyorum ama kimseye anlatamıyorum.

Ne Karadenizde yapılmakta olan HES‘ler ile ilgili anlatabildim, ne de Nükleer* santraller ile ilgili. Biz herşeyi ticari açıdan düşündükçe bu işler hep böyle olacak. Yinede neden GDO’ya karşı olduğumu ve karşı olunması gerektiğini merak edenler için bir makale paylaşıyorum. Okunması dileği ile…

http://www.greenpeace.org/turkey/tr/news/biyoteknoloji-sirketlerinden-gdo-masallari-151211/

* Blog Dergisi Kasım 2011 sayısında konu ile ilgili bir makale yayınlandı.

Durbanda Dünya Daha Çok Isındı

Durban’daki görüşmelerden çıkan sonuç: 4oC ısınmış bir Dünya

Durban’a katılan Hükümetlerin görüşmelerdeki cesaretsiz tutumu, iklim değişikliğine çözüm oluşturulmasını bekleyen milyonlarca insanın umutsuzluğa kapılmasına neden oldu. Tartışmaların sonucunda Hükümetler, 2020’de küresel bir anlaşmaya imza atacakları yönünde belirsiz bir uzlaşıya vardılar. Kyoto Protokolü’yle ilgili önemli kararlar ertelendi ve gezegenimiz 4°C’lik bir sıcaklık artışıyla baş başa bırakıldı.

Durban’da iki hafta süren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 17. Taraflar Konferansı belirsiz bir söylemle son buldu. 2012 yılında süresi dolan Kyoto Protokolü’nün devamının sağlanması ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmanın ortaya çıkmasının hedeflendiği görüşmelerde, hükümet liderleri yükümlülük altına girmekten kaçındı.
Tartışmaların ardından dünya liderleri, Cancun’da fikir birliğine vardıkları küresel ısınmayı 20C ile sınırlama konusunu bir tarafa bırakarak, 4°C’lik artışla sonuçlanacak hukuksal düzenlemelerin hazırlanmasına ön ayak oldular. Özellikle sorumluluğu üzerine alması gereken Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Rusya ve Kanada gibi ülkeler, iklim değişikliği konusunda iddialı kararlar alınması sürecini yavaşlattılar ve bugünkü noktaya gelinmesine neden oldular.

WWF-Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Bayar, “Bugün yaptıklarımızı aynı şekilde yapmaya devam edemeyiz; aksi takdirde tüm doğal kaynaklarımızı tüketecek ve dünyamızı bir felakete sürükleyeceğiz. Durban’a katılan Hükümetler, ne yazık ki, büyük resmi göremediler ve Durban’da sınıfta kaldılar. Bilim bize, acilen harekete geçmemizi söylediği halde liderler, politik gündemlerini milyonlarca insanın yaşamından daha önemli gördüklerini ortaya koydular. Felaket güçlü bir sözcük. Ancak, 40C’lik bir ısınmanın gezegenimizi nasıl bir yıkımla karşı karşıya bırakacağını ifade etmekte yetersiz kalabilir, “dedi.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Tolga Baştak, “İklim değişikliği politik bir konu değildir. Ekonomik bir konu da değildir. Ekolojik bir konu da değildir. Ahlaki bir konu da değildir. İklim değişikliği hayatta kalmakla ilgilidir. Bunu anlamak ve gerekli önlemleri almak bu kadar zor olmamalı,” dedi.

Kaynak: http://www.wwf.org.tr/page.php?ID=494&mID=464

Tess Gerritsen – Çırak

Uzun süredir polisiye roman okumuyordum. En son kitaplığımda okunacak bir şeyler aradığımda “Çırak” gözüme çarptı. Sanırım Philip Margolin’in Kanlı Adalet kitabından sonra okuduğum en etkileyici polisiye gerilim romanı.

Kitap şu şekilde özetlenebilir; Jane Rizzoli Cerrah lakaplı seri katili kendi elleriyle tutuklamıştır. Hatta Cerrah Jane’in eline unutamayacağı bir iz bırakmıştır. Bu romanda Rizzolli bu kez Cerrah’ı taklit eden bir seri katilin peşindedir. Yaşadığı olaylar sonrasına dramatik bir boyut kazanan bu soruşturma gerçekten ilginç bir şekilde yönlenir. Ve sonuç olarak Cerrah ile Çırağı arasında ki korkunç bağlantı ortaya çıkar. Cerrah’ın hapishaneden kaçmasıyla birlikte olayın boyutu değişmeye başlar…

Polisiye gerilim sevenler için okunması gereken bir kitap.

 

Blogdergisi 20. Sayı çıktı…

Uzun bir araydı, biraz sıkıcı, özlem dolu. Nihayet her zaman ki gibi güçlü bir ekiple yeni bir sayı çıkartmış bulunuyoruz. İsimlerini tek tek sayamasam da, böylesine güzel bir organizasyonun içerisinde yer aldıkları için tüm Blog Dergisi ekibini kutluyorum.

20. sayımızı okumak için http://www.blogdergisi.com/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yeşil, Mavi ve koca bir gölge HES…

Bu tarz konularda yazmayı pek sevmem, ne ben bu dünyayı değiştirebilirim, ne de benim fikirlerim birileri tarafından dikkate alınır. Yakın çevrem Karadeniz bölgesinde yapılamsı planlanan HES’lere (Hidroelektrik santralleri) karşı olduğumu bilir.

Efendim, bir çok kişi çevreciler nükleere karşı, hes’e karşı nasıl elektrik üreteceğiz diye garip bir soru soruyor. Ben Hes’lere teknik açıdan karşı değilim fakat uygulama açısından karşıyım. Çünkü ne yazık ki, Karadeniz bölgesinde bulunan bir çok derenin debisi üzerine bir dinamo ve tribün koyulacak kadar yüksek değil. Bu yüzden dereden borularla tribünlere su taşınıyor. İşte ben buna karşıyım. Ne yazık ki, insanlar bu suların ne kadar önemli olduğu ve etraflarına nasıl hayat verdikleri konusunda bilgisiz ve duyarsızlar.

Geçtiği her yere hayat veren dereleri borulara hapsederek büyük bir doğa katliamı yapılıyor. Beni en çok üzen şeyse, bu derelerin boşa akıp gittiğini düşünen zihniyet. Kısacası hep övündüğümüz, gurur kaynağımız olan Karadenizin doğasına el uzatılıyor ve ne yazık ki, elimden üç beş satır yazmaktan başka bir şey gelmiyor..

Ankara….

Ankarayı oldum olası sevmem. Sevilmeyecek ne var mis gibi şehir diyenleri anlıyorum ama Ankara bana göre değil. Fakat şunu söylemem gerekiyor ki, bu yıl 4. kez yaşanılabilir en iyi kent seçilen Ankara bu ünvanını hak ediyor.

Şimdi “vay efendim trafik aldı başını gidiyo, hayat pahalandı, eğlence yok bişi yok” diyen sesleri duyar gibi oluyorum. Ama iş öyle değil işte. 20 dakikalık mesafeyi 45 dakikaya hergün gidip gelenler arasında bende varım. Ama İstanbulda ki gibi yürüyerek 15 dakikada kat ettiğiniz yolu arabayla 40 dakikada kat etmiyorsunuz. Eğer gidip Arvin, Rize gibi Karadeniz şehirleriyle kıyaslamıyorsanız Ankara büyük şehirlerin çoğundan daha temiz havaya sahip.

Toplu taşıması sıkıntılı evet, ama bir noktadan bir noktaya gitmek için çok nadiren ikinci bir araca ihtiyaç duyuyorsunuz. Ve bu nadir durumların bir çoğuda aslında yürüyerek 20-25 dakikada gidilecek mesafeler oluyor. Otobüslerin kalabalık olduğu gerçeğini saklamamak gerekiyor tabi.

Sonra bir çok ilçesinde geniş geniş sokaklar var, insan yürürken, bisiklet sürerken bunalmıyor. Kafasını kaldırınca bina çatılarını değil gökyüzünü görebiliyor. Sakin bir şehir, gürültüsü, keşmekeşi yok. Kısacası Ankara bence yaşanılabilir şehir ünvanını hak eden bir şehir.

Ankarayı nadiren öven bir insan olarak bütün bunlara rağmen Ankarayı sevmiyorum, bırakın sevmeyi nefret ediyorum bile diyebilirim. Ama benim nefret ediyor olmam Ankaraya bu ünvanın verilmesine engel değil. Bu ünvana katılmayan insanları da suçlamıyorum, sonuç olarka insanların kriterleri farklı.

Ama gerçekten büyük bir şehre muhtaçsanız, iş ve aile şartları el veriyorsa tercihiniz Ankara olsun.

Özgür Kuru is Stephen Fry proof thanks to caching by WP Super Cache