« Posts tagged hayat

Nasıl Küseyim Siyaha?

Hayat siyah beyaz bir film misali akıp gidiyorken gözlerimizin önünden,
Söyler misiniz bana, nasıl küseyim siyaha?
Odamı kaplarken gökyüzünün karanlığı
Sessizce süzülürken karanlığın çığlığı
Söyler misiniz bana, nasıl küseyim siyaha?
Siz çoktan kurmuşken dünyalarınızı
Bana kalmışsa kuytu ve karanlık rüyalar
Siz güneşle gülüyorken
Ben ağlıyorsam karanlıkla birlikte
Söyler misiniz bana, nasıl küseyim siyaha?
Hayat kurarken kurallarını tüm karmaşıklığıyla
Bana düşen yalnızlıksa bu oyunda
Ve ağlamaksa geceler boyu soluk soluğa
Söyler misiniz bana, nasıl küseyim siyaha?
30 Ekim 2010..

Etiketteki Gerçek…

“… Paketin arkasındaki o minik yazıları boşver, onları okuyamıyorsun zaten. Bizim ihtiyacımız olan şey etiketteki gerçek…”

Çok şey ifade ediyor aslında, belki çok popüler olamamış bir polisiye romanda* geçen bu cümle. “… ihtiyacımız olan şey etiketteki gerçek…”
Aslına bakarsak, hayatımızın her noktasında etikette olması gereken gerçeklere ihtiyacımız var. Okunamaz puntolarla yazılmış ve bir çoğumuz için sıradan prosedürler olarak görünen şeylere değil.

Birçok insanın söylediği gibi basitliğe ihtiyacımız var aslında. Bir şeyleri anlamak için o kadar çok detaylara gömülüyoruz ki, kendimize bile vakit ayıramıyoruz. İhtiyacımızdan çok daha fazla detayla ve etiketin arka kısımlarında yazan minicik yazılarla uğraşıyoruz. Sonuç göz yorulmasından daha fazlası bence. Kalbimiz ve ruhumuz yoruluyor, bu detaylarla vakit geçirirken…

Yaşamaktan zevk almamız gerekirken, zevk almadan yaşamayı öğreniyoruz. Ve çoğu zaman aslında öğrenmiyoruz, ezberliyoruz. Etikette yazılmış olan büyük harfli cümleler bizlere yeterli gelmeliyken, hep küçük şeylerle başımız ağrıyor. Üzüntülerimizin küçük olması gerekiyorken, mutluluklarımız küçülüyor. Küçük şeylerle mutlu olmak bile çok basit gibi görünüyorken, o küçük şeylere ulaşmak o kadar detaylı ve karmaşık ki, bizi mutlu eden şey gerçekten küçük bir şey mi bilemiyoruz.

Evet, insan gerçekten küçük şeylerle mutlu oluyor. Ama bütün bu küçük gibi görünen şeyler aslında koskocaman bir anahtar. Mutluluğa giden kapının yine küçük bir anahtarı. Ve tüm karmaşıklığıyla ona ulaşmamızı bekliyor… Kısaca etikette “Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmeli insan…” yazıyor, etiketin arkası ise oldukça küçük ve karmaşık…

Bol mutlu günler…

* P. J. Tracy Canlı Yem kitabından alıntıdır…

Nasıl Gidiyor?

“Bugün büyük bir şey öğrendim. İnanmayı istemiyor olsam da, sanırım öğrendiğim şey gerçek… Hayaller gerçekleştiğinde insanı mutlu etmiyormuş..”

2007 yılının Nisan ayıydı sanırım. “Nasıl gidiyor?” diye mail attığımda çok sevdiğim bir arkadaşıma, aldığım cevap tam olarak buydu. Ve şimdi aynı arkadaşım “Nasıl gidiyor?” diye mail atmış. Verdiğim cevap:

“Hayal kurmak için saatler yetmiyor…”

Gitmek lazım bu şehirden…

Gitmez lazım bu şehirden
Hazır şehir sensizken
Gitmek lazım…

Unutmak herşeyi
Ve bakmadan arkaya
Gitmek lazım bu şehirden…

Bahar yağmurları vurmadan pencereme
Ve hazır sessizken bu şehir
Gitmek lazım
Sessizce…

“Sakın bir şey bırakma yarına, yarın yok ki…”

Başlık bir alıntı*, sadece bir cümle… Yazdığım bu kelimeler ise bu cümleyi görünce hissetiklerimi anlatmaya çalışacak, uzun bir süredir yazmıyorum başarabilecek miyim bilmiyorum. Fakat yarına bırakmayacağım bu işi…

Çocukken bir çok hayalim vardı. Yarınlarla ilgili… Mesela kimse bilmez bir yazılımcıdan çok bir doğa bilimci olmak istediğimi, veya üç satır kod yazmaktan daha çok bir kaç mısra şiir yazmayı sevdiğimi. Hepsi bir yerlerde gizli kalmış şeyler…

Bu sözlerimden bulunduğum noktadan dolayı pişmanlık duyduğum düşüncesi çıkmasın. Hayatımın hiç bir zamanında hayal edip yapamadığım şeylerden dolayı pişmanlık duymadım. Ki zaten artık hayaller gerçek olduğunda, hayal edilirken kadar mutluluk vermediğini biliyorum. Hayallerin yarınlar için olduğunu, insanların hayal kurarak bugün için yani gerçekler için yaşadığını çok çok iyi biliyorum.

Hep yarınlara bırakılmış, aslında hep yarınlardan bir şeyler beklemişim (belki hepimiz bekliyoruz). Sanırım artık yarınlara attığım hayallerim için yarını unutum bugünden çalışmaya başlamam gerekiyor.

* Başlık Özdemir Asaf’ın bir şiirinden alıntıdır.

Neler oluyor hayatta….

Son dönemlerde çok fazla yazı yazamıyorum. Yoğunluk bir tarafa yorgunluktan olsa gerek.

Çalışma yoğunluğundan çok, başkentte yaşıyor olmamıza rağmen kullanmak zorunda olduğumuz nerede ise benimle yaşıt olan IKARUS otobüsler yüzünden bitin bir şekilde eve dönüyoruz.

Neyse. Yavaş yavaş hayatım düzene girmeye başladı. Hayat düzene girmeye başladıkça planlarımız çoğalıyor, ee boş durmak iyi değil.

Efendim her ay bildiğiniz gibi özgürlükiçin.com bir e-dergi çıkartmakta. 11. Sayı olarak “Pardus ve İnternet” temalı dergimiz yayında. Dergimiz diyorum, çünkü artık benimsedim. Son iki sayısına yazı yazan biri olarak bu kelimeyi kullanmam pek yanlış olmaz. Tabi bu noktada bir hususu belirtmek lazım bu dergi tüm Pardus ve Açık Kaynak camiasının dergisidir :) . Güzel bir dergi. Artık dergi sayılarımız kaliteli yazıları barındırmakla yetinmiyor, bir sonra ki sayıya yazı miras bırakıyorlar. 11. Sayı editörü olan Seval arkadaşıma bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Tabi Özgürlükiçin.com ekibi ve tüm katkıcılara da bir teşekkür göndermek gerekiyor.

Tabi birde geride bırakılan Bilmök vardı. İlk iki gününe katılabildiğim bu etkinlikte birçok pardus geliştiricisi ile tanıştım, Gnome Vakfı başkanı ile fotoğraf çektirdik. Bol paylaşımlı bol tanışmalı bir etkinlik oldu bizler için. Bir teşekkür de Bilmök etkinliği için gelsin.

Hafta içi en son arkadaşım Yılmaz ile birlikte ziyaret ettiğimiz hocamız olan Fulya Battal’ı ziyarete gittim. Fazla uzun olmasa da çok güzel ve keyifli geçen bir ziyaret oldu. Tabi ziyaretin kısa olanı makbuldür deyimi burada geçerliliğini korumaya devam ediyor. Fulya hocamız iş değişikliği dışında pek bir değişiklik yapmamış hayatında. Üniversitede ki odasında olduğu gibi yine çekmecelerinde bilimum içecek, yiyecek çeşitleri bulunmakta :) . Her ne kadar zahmet etmeyin hocam gerek yok desemde, “Kafanı kırarım Özgür :) ..” şeklinde mizahi bir fırça ardından içilen kahvenin yenen çikolatanın tadı bir ayrı oluyor :) . Buradan Fulya hocamıza da bir selam göndermiş olayım. Artık Hacettepe sadece benim için değil Fulya hocam içinde geride kaldığı için bol bol dedikodu yapma fırsatı buluyoruz okul hakkında :) . Ne günlerdi diyor ve gülüp geçiyoruz :) .

Hayat bunlardan ibaret değil tabi. Önümüzde bir seçim var. Ben pek ilgilenmesem de ortalıkta bir seçim havasıdır gidiyor. Öyleki, bazı mahalle muhtar adayları belediye başkan adaylarından daha süslü ve caf caflı afişler ile seçmen karşısına çıkıyor. Ne günlere geldik diyor bu konuyuda kapatıyorum… Ülkemiz için hayırlı dileklerimizi de eksik etmiyoruz tabi.

Gelecekten bahsetmişken, önümüzde birde Pardus 2009 var. Bilmök’te yapılan Pardus seminerine katılanlar hatırlayacaktır. Seminerde çeşitli yeniliklerden bahsedildi. En çok ilgimi çeken yenilikler ise “Yalı ile uzaktan birden fazla bilgisayara kurulum yapılabilme” ve “Akıllı internet bağlantı profilleri” özellikleri. Özellikle “Akıllı internet bağlantı profilleri” benim gibi taşınabilir olarak yaşayan, her an her yerde internete girebilecek insanlar için gerçekten önemli. Birde sürekli aynı mekanlara gidenler için boşa zaman kaybını önleyecek :) . 2009′a yaklaştıkça nelerle karşılaşacağımızı göreceğiz ayrıntılarıyla…

Bunların yanı sıra son bir kaç gündür çalıştığım pisi paket yapım işleri mevcut. Sevgili Gökmen Görgen‘in yardımları ile birlikte xfce4-notifyd paketini paketlemiş bulunmaktayım. Gerçi pspec.xml dosyasında var olan hataları düzeltmem gerekiyor en kısa sürede. Bu adımdan sonra artık işler biraz daha hızlanacak gibi. Xfce ile neredeyse tek başına ilgilenen Gökmen Görgen’in kılavuzluğunda yükünü biraz hafifletmek çabası içerisindeyim. Bu arada henüz depoalra girmemiş olsa da Xfce 4.6 nın paketlemesi de bitmiş durumda.

Gelelim projelere. Rusya’da fotoğraf çekimi yapan bir fotoğrafçı için hazırladığım internet sayfasının kullanıcı tarafı bitti. Ufak tefek iyileştirmeler yapmam gerekiyor olsada gayet başarılı oldu. Yönetici tarafında ise işler bu kadar iyimser değil. Hala %40 a yakını bitmemiş durumda. Zaman içerisinde oda biter. Bunun yanısıra bir arkadaşımla birlikte güzel bir proje fikrimiz doğdu. Ayrıntıya girmeyeceğim fakat ileride güzel bir sosyal ağ projesi ile karşılaşabilirsiniz.

Bilmiyorum….

Bilmiyorum, sanırım özledim eski hüzün dolu şiirleri dinlediğim günleri. Belki de özlediğim hüznün ta kendisiydi. Sözlerime başlarken dedim ya bilmiyorum. Aslında bir şeyleri özlediğim de meçhul biraz. Belirsizlikler kaplı yüreğimde. Bilmiyorum işte. Belki çok basit gelecek ama bilmiyorum. Bilmiyorum işte içimde dolaşan sessiz rüzgarların anlamlarını. Yaşamak karmaşık geliyor belki de. Belki de karmaşıklığı değilde basitliği zorluyor ruhumu. Bir akrep hızında giderken hayat, aniden yelkovanla yarışmaktır belki de tüm bu özlemlerin ya da bilemediğim bu tüm duyguların kaynağı. Beklemek, bekletilmek değilde, yetişememiş olmanın yılgınlığıdır belki de. Önemli de değil aslında. Yaşıyorum çünkü bir şekilde. Nereye baksam bir karmaşıklık var, alt yanı ufak tefek basitliklerden oluşmuş karmaşıklık. Özlem demiştim ya, belki gerçekten bir özlemdir. Neye olduğunu sorma istersen. Sorsan da karşında ezilip büzülmeyeceğim. Cevabım belli, belki de hayat kadar basit olacak. Bilmiyorum diyeceğim sadece. Çünkü gerçekten bilmiyorum. Tahmin ediyorum sadece. Her şeyin kaynağı tek bir şey aslında. Özlemlerin, karmaşıklığın hatta belki de basitliğin kaynağı aynı. Beklediğim de, peşinden koştuğumda aynı sanki. Hayat işte, yine o büyük anlamsızlığı… Radyo da çalan o şiir tadında bir yaşantı işte. Geçiyor bir şekilde zaman. Gerçi onla da aramız yok şu dönemlerde. Gerçi kendi içinde çelişen bir sistem değil mi zaten zaman. Bir taraftan acıları unuttururken, pardon azaltırken acıları, bir taraftan yenilerini çıkartmıyor mu zaten. Boş verdim o yüzden zamanı. Benim için zaman yapmam gerekenlerden ibaret. Ne bir yelkovan var hayatımda nede bir akrep. Yapmaya çalıştığım zamana yetişme çabası değil. Sadece yaşadığımı anlama çabası belki de. Evet bir bilinmezlik yine. Çünkü ne için çabaladığımı da bilmiyorum. Hissediyorum gülüyorsun bu sözlere. Belki de saçmaladığımı düşünüyorsun. Ne önemi var ki. Ben saçmalasam, sen gülsen. Bazen ikimiz gülsek, sonra birden dursak. Bakınsak çevremize anlamaya çalışsak. Neyi mi? Bak yine aynı soru ve yine aynı cevap. Koca bir bilmiyorum. Boş ver. Bilmeden yapsak ne çıkar ki. Zaten yaptıklarımızı sürekli biliyor muyuz? Yoksa sadece bildiğimizi zannedip kendimizi mi kandırıyoruz? Sus cevap verme. Çünkü cevabı basit. Bilmiyorum. Merak etme sende bilmiyorsun. Üzülme de. Kimse bilmiyor ki. Akrep mi kovalıyor yelkovanı? Yoksa yelkovan mı akrebi? Geçiyor işte saatler, günler… Aklına gelebilecek tüm zaman terimleri geçiyor işte. Acaba onlar biliyor mu? Neden geçip gidiyorlar. Sanmıyorum. Zaten gerekte yok bilmelerine. Onların görevi o belki. Peki ya bizim görevimiz? Akıp giden zaman terimleri içinde boğulup, sorulan tüm soruların cevaplarını bilmediğimiz halde bildiğimizi zannetmek mi görevimiz? Bak işte yine aynı cevap bilmiyorum. Sus sende bilmiyorsun. Aslında bilmende gerekmiyor zaten. Yaşıyorsun, yaşıyorum, yaşıyoruz… Bilmek ne kadar önemli? Bunu da bilmiyorum. Evet aslında bir neden var. İşte tüm bilmediklerimin cevabı bu nedende saklı. En azından öyle tahmin ediyorum. Çünkü onun ne olduğunu bilmiyorum. Bilsem belki evet o değil diyebileceğim. Ama bilmiyorum ki. Merakta etmiyorum aslında. Çünkü cevabını bulabilir miyim bilmiyorum. Kısaca yaşıyorum sade ve basitçe. Bilmediklerimi araştırmıyorum, bildiklerimi gerçekten biliyor muyum, sorgulamıyorum. Sorma neden? Çünkü bilmiyorum…

Özgür Kuru is Stephen Fry proof thanks to caching by WP Super Cache